Ana Sayfa Blog Sayfa 924

Michelle Pfeiffer: Seksi Rollerden Hiç Zevk Almadım

Michelle Pfeiffer, Barbaros Tapan’la röportaj yaptı. Dünyaca ünlü Hollywood oyuncusundan samimi itiraflar geldi. Michele Pfieffer “Seski rollerden hiç zevk almadım” sözleriyle herkesi şaşırttı. İşte dünyaca ünlü oyuncunun o itirafları;

◊ Nereden bağlanıyorsunuz?
– Santa Monica, Los Angeles’dan.

◊ Hayatta önem verdiğiniz şeylerin başında ne gelir?
– Sabahları kalktığınızda yaptığınız her şeyde bir amacınızın olması önemli. Dünyaya katkıda bulunmak, dünyaya geri vermek önemli. Yaptığım seçimlerle, dünyaya pozitif enerji gönderdiğimi ve dünyaya bir şeyler kattığımı düşünüyorum.

◊ Kötü enerjiden kurtulmak için neler yaparsınız?
– Kötü hislerin çoğu kendimden kaynaklı oluyor. Kendini gerçekten çok zorlayan, her şeyi fazla düşünen ve kafaya takan bir yapım var. Bu benim doğam. İtiraf etmekten nefret ediyorum ama sanırım iyi şeyler değil de her zaman kötü şeyleri düşünen biriyim. Bu yüzden kendimin en büyük düşmanı benim. O yüzden kendime dikkat etmeliyim.

HEP İÇGÜDÜLERİMLE HAREKET EDERİM

◊ Ne yapacağınızı ya da ne yapmamanız gerektiğini söyleyen, kararlarınızı etkileyen, size yön veren başlıca şey nedir?
– İç pusulam… Bana oyunculuk peşinde koşmamı söyledi. Ben Los Angeles’ta büyümedim. Şov dünyasında hiç kimseyi tanımıyordum. Başarılı olabileceğimi düşüneceğim bir işaret yoktu. Sonra bir aile kurmak istedim. Hep evlat edinmek istedim. Daha sonra, daha sonra derken, bir gün beklemekten yorulduğuma karar verdim ve evlat edinme hayalimi gerçekleştirdim. Şirketimi kurup, parfüm markam ‘Henry Rose’u yarattığımda da aynı şekilde içgüdülerimle devam ettim. Aslında eylemlerim, gerçekten cesaret ve saflığın bir birleşimi. Çünkü kendimi neyin içine soktuğumu her zaman bilemiyorum. Ta ki en iyi şekilde öğrenene kadar uğraşıyorum ve sonra geri dönemeyecek kadar ileri gitmiş oluyorum.

◊ Yaş ilerledikçe deneyim artıyor ve daha rahat davranabiliyor insan. Aklınızdan geçenleri daha rahat söylüyor musunuz mesela?
– Sanırım! Muhtemelen fikirlerimi biraz daha fazla söylüyorum. Ama hâlâ çekingen ve söylediklerim konusunda dikkatli bir insanım.

PANDEMİDE İLİŞKİLERİN ÖNEMİNİ ANLADIK

◊ Virüs, pandemi, karantina… Bu süreç size neler öğretti?
– Birçok insan gibi ben de hayatta ne kadar az şeye ihtiyacım olduğunu anladım. Aslında ne kadar az şey istiyormuşum. Hayatın akışında, bir şeylere ihtiyacımız olduğunu düşünmek ya da bir şeyleri arzulama tuzağına kapılmak ne kadar kolay. Günün sonunda aslında hepsinin sadece daha fazla eşya olduğunu anlıyoruz. Sanırım asıl önemli olan uzun yıllar sahip olamadığımız ilişkiler ve insanlarla olan bağlantılarımızdı. Geçen sene bunun gerçekten farkına vardık. Birbirimizi ve sizi arayan insanları gerçekten kollama duygusunu hatırladık.

◊ “Aslında ne kadar az şeye ihtiyacımız olduğunu anladık” dediniz… Pandemi lüks algısını değiştirdi mi sizin için?
– Çoğu insan lüksün ne olduğuna dair basmakalıp fikirlere sahip. Benim için lüks, günümü güzelleştiren harika bir çift bota sahip olmak. İhtiyaçlarım konusunda oldukça basit bir insanım.

◊ Gösteriş öyle bir hal aldı ki, günümüzde para her şey gibi…
– Paranın her şey olmadığını, paraya sahip olduğunuzda söylemek kolay. Fakat gerçekten mücadele eden birine sorarsanız, farklı bir yorum yapabilir.

◊ Parasız kaldığınız ve gerçekten para için mücadele ettiğiniz bir dönem oldu mu?
– Parasız kaldığım bir durumda olmadım ama Los Angeles’a ilk taşındığımda mali durumumu gerçekten kontrol etmek zorunda olduğum bir pozisyondaydım. Sektöre ilk başladığımda kuruşlarımı saymak zorundaydım. Çünkü gerçekten cezbedici bir dünya… Yaptığınız işten büyük bir çek alıyorsunuz. Ama unutulmaması gereken şey şu… Bizim işimizde bir proje yaparsınız, sonrasında size uygun bir rol olmayabilir ve uzun bir süreyi çalışmadan geçirebilirsiniz. Bu yüzden finansal durumunuzu kontrol etmeyi öğrenmeniz gerekir. Ama bu gençken hiç de kolay değil.

SEKSİ ROLLERDEN HİÇ ZEVK ALMADIM

◊ Dinlediğim bir radyo programında George Clooney, Hollywood’da erkek oyuncuların 50 yaşından sonra seksi başrol oynayamadığını söyledi. Bu konuda siz ne düşünü-yorsunuz?
– Yaş konusunu gerçekten anlamıyorum. Sean Connery’nin karşısında oynadım.
Sanırım Sean 60 yaşındaydı, ben 30’lu yaşlarımın başındaydım. Bu durumun gerçekten değiştiğini düşünmüyorum.
Seksi başrollerde oynayamamak benim için sorun değil. Bu rollerden gerçekten hiç zevk aldım mı, emin de değilim! Şimdi benim yaşımdaki kadınlar, 30 yaş üstü kadınlar, 60’lı, hatta 70’li yaşlardaki kadınlar için çok daha fazla fırsat olduğunu düşünüyorum. Belki seksi romantik başroller değil, ama çok daha ilginç roller var artık.

 

Onur Durmaz: Katil Olduğumu Ben Bile Bilmiyordum

Son dönemlerin en beğenilen dizilerinden biri olan “Yargı”nın başarılı oyuncusu Onur Durmaz rolü hakkında konuştu. Onur Durmaz “Katil olduğumu ben bile bilmiyordum” dedi. İşte Durmaz’ın o açıklamaları;

◊ Tiyatroya vakit ayırabiliyor musunuz?
– İyi bir tiyatro izleyicisi olduğumu düşünüyorum. Pandemi öncesi her fırsatta tiyatroya gider, izler, notlarımı ve izleme keyfimi alır dönerdim. Artık ne yazık ki eskisi gibi oyun izleyemiyorum. Çok uzun zamandır bir tiyatro oyununda da rol almadım.

◊ Oyunculukta kurallarınız var mı?
– Hayır, kural sevmem. Ahlaki yapılara saygı duyarım tabii ama daima yeni şeyler denemek, yeni karakterleri düşünüp yeni kimlikler bulmaya çalışmak çok keyifli.

◊ Oynamayı hayal ettiğiniz bir rol var mı?
– Oynadığım her şeyden keyif alıyorum ama fantastik bir karakteri oynamak isterdim. “The Witcher” veya “Yüzüklerin Efendisi” gibi evrenlerde kılıç kuşanmış bir karakter fena olmazdı. Ciddi bir kılıç hayranlığım var. Hatta 6 sene profesyonel eskrim geçmişim ve derecelerim de var. Onun dışında sosyopat bir zekaya sahip karakterler oynamak çok keyifli olurdu veya bir biyografik hikayede gerçekten yaşamış bir insanı canlandırmak.

İZLEYİCİNİN ZEKASINA SAYGI DUYUYOR

◊ “Yargı”nın senaryosunu ilk okuduğunuzda ne hissettiniz?
– “Yargı”nın ilk iki bölümünü sanıyorum 1.5 saatte nefes almadan okudum. Uzun süredir bir senaryoya böyle heyecanlanmamış, gözlerim dolmamıştı. Hatta kendimi bölüm sonlarında “Hadi! Haydaaa!” gibi nidalar atarken buldum. Hâlâ daha yeni senaryo geldiğinde kendimi odaya kapar, hevesle Onur olarak beklediğim bir kitabı okur gibi okur, sonra Engin olarak tekrardan çalışmaya başlarım. Sema Ergenekon’un kaleminin, yaratıcılığının büyük hayranıyım. Bu nedenle projenin başarılı olacağından hiç şüphem yoktu.

◊ Dizinin bu kadar ilgi görmesini, elde ettiği başarıyı neye bağlıyorsunuz?
– Harika bir hikaye, harika bir senaryo, harika bir oyuncu kadrosu, harika yönetmenler ve harika bir ekip. Bunlar bence en büyük faktörler. Bir de başarıyı dizinin temposunun sürekli yüksek olmasına ve yaratıcı ters köşelerine bağlıyorum. Bir izleyici olarak da “Yargı” gibi projelere hasret kalmıştık diyebilirim. “Yargı”, aynı zamanda izleyiciye fikirler ve teoriler üretme şansı veriyor, adeta interaktif bir hikaye sunuyor. Özetle izleyicinin zekasına saygı duyuyor. Ve bu tabii ki karşılıksız kalmıyor.

◊ Engin, derinliği olan bir rol. Siz nasıl tanımlarsınız? Karakterin kendinizle bağdaştırdığınız özellikleri var mı?
– Ah Engin ah! Engin asla kötü olmayı seçmemiş bir karakter. Sadece sevilmek, özellikle babası Yekta ve sevdikleri tarafından takdir görmek, onaylanmak istiyor. Babasının onu sürekli aşağılaması, sevgisizliği, Engin’in özgüvensiz ve daima onaylanmaya ihtiyacı olan bir insana dönüşmesine sebep olmuş. Gerçek duygularını, sıkışmışlığını, saygı isteğini hep içine atıyor, bastırıyor. Ve ne yazık ki hayatı boyunca yaşadığı bu eziklik ve sevgisizlik onda öfke patlamalarına sebep oluyor. Bu patlamalar yüzünden kendinden bir kez daha nefret ediyor. Çünkü bu tarafını insanlara asla göstermek ve kabul etmek istemiyor. Aslında başından beri tek isteği; var olmak. Yekta bir kez olsun Engin’e gururla sarılsa, olaylar çok daha farklı olabilirdi. Yine de bunların hiçbiri Engin’in bir katil olduğu gerçeğini değiştirmeyecek ve onu haklı göstermeyecek. Engin kendini başka bir yerde ve yolda var etti. Karakterin kendimle bağdaştırdığım tek yönü ise ikimizin de kıvırcık saçlı olması. Ve ikimiz de ceket seviyoruz. (Gülüyor)

BEKLEDİĞİMDEN KÖTÜSÜ OLDU: SEYİRCİ ENGİN’E HAK VERDİ!

◊ Dizi yayına girdikten sonra sokakta nasıl tepkiler aldınız? İzleyici Engin’i sevdi mi, yoksa bir nefret oluştu mu?
– Aslında bu konuda çok endişeliydim. Ciddi tepkiler alacağımı biliyordum. Her şeye de hazırlamıştım kendimi. Beklediğimden daha kötü bir durumla karşılaştım. Çoğu kişi Engin’e hak verdi! İnanamadım. Engin, ailevi ve psikolojik problemlerinden dolayı sempati kazanmış olabilir ama sonuçta öyle ya da böyle bir insan öldürdü ve bunun hiçbir şekilde bahanesi olamaz. Onun dışında seyirci Onur Durmaz ile Engin Tilmen ayrımını çok iyi yaptı, bu konuda mutluyum. “Engin’den nefret ettik ama sizi çok seviyoruz” gibi mesajlar geliyor.

◊ Bugüne kadar birçok rolde yer aldınız ama “Yargı” sizin için dönüm noktası oldu diyebilir miyiz?
– Evet, bence gönül rahatlığıyla diyebiliriz ve tam anlamıyla içinde olmaktan büyük keyif aldığım bir proje oldu.

◊ Sosyal medyaya vakit ayırabiliyor musunuz?
– Sosyal medyaya çok uzun zamandır vakit ayıramıyor, aslında bir noktada da anlamıyorum. İş dışında özel hayatımı paylaşmak pek hoşuma gitmiyor. Ama “Yargı”yla beraber şimdilerde eskiye oranla çok daha fazla vakit ayırdığımı söyleyebilirim.

KATİLİN ENGİN OLDUĞUNU BEN DE BİLMİYORDUM

◊ İzleyiciler katilin Engin olduğunu öğrenince çok şaşırdı. Siz başından katili canlandırdığınızı biliyor muydunuz?
– Proje başlamadan önce karakterin ciddi bir dönüşüm yaşayacağına dair ufak bir bilgi almıştım. Fakat ne zaman nasıl ve ne olacağını, hele ki katilin Engin çıkacağını bilmiyordum. Ben de katil olduğumu 5’inci bölümün senaryosu elimize geçtiğinde öğrendim ve bütün ekip bana şakayla karışık tavır aldı. Hâlâ sete gittiğimde “Katil geldi” diyorlar.

◊ En başından Engin’in katil olduğunu bilseydiniz, bu performansınıza yansır mıydı?
– Büyük bir fark olacağını sanmıyorum. Katil olduğumu bilmeden buna benzer bakışlar ekledim. Tabii ki bunda sevgili Ali (Bilgin) ve Beste (Sultan Kasapoğulları) yönetmenlerimin de yönlendirmeleri var. Katil olacağımı hissetmiştim.

GÜLMEDEN OLUR MU HİÇ?

Set dışında neler yaparsınız? Bir yeteneğiniz ya da hobiniz var mı?
– Büyük bir caz tutkunuyum. Hatta hep bir caz müzisyeni olmak istemiştim. Çoğu zaman gitarımla, enstrümanlarımla veya müzik arşivim ve kulaklığımla vakit geçiririm. Çoğu konserde de mutlaka görürüsünüz beni. Bunun yanı sıra Yemek yapmaya bayılırım, iddialıyım da. Ve tabii ki yürümek ben en çok dinlendiren şey. Boş günlerimde doğada yahut sahilde kilometrelerce yürürüm. Tabii yine kulaklıklarımın kulağımda olması şartıyla.

Sizin için hayattaki en değerli şey nedir? Vazgeçemediklerinizi sıralarsanız liste nasıl başlar?
– Gülümsemek, gülümseyebilmek, gülümsetmek. Gülmeden olur mu hiç? Keyif almadan olmaz. Elbette her zaman gülümseyecek durumlar bulamıyoruz kabul ama neden denemeyelim?

“Asla affetmem” dediğiniz bir konu var mı?
– Saygısızlık. Hiç tahammülüm yok, hele ki kendine saygısız olan ve kendini sevmeyen insanlara. Çünkü saygısızlık beraberinde yalanı, özgüvensizliği ve türevi istenmeyen şeyleri getiriyor. Kim gibi derseniz, az önce Engin’den bahsetmiştim sanırım…

Hakan Günday: O Cümleleri Birinin Okuyacağı Aklıma Bile Gelmiyor

Yeraltı edebiyatının usta isimlerinden Hakan Günday “O cümleleri birinin okuyacağı aklıma bile gelmiyor” itirafıyla gündeme oturdu. İşte o itiraflar;

Sana ‘edebiyatın kara çocuğu’ diyorlar. Hikâyelerindeki kadar karanlık bir adam mısın?

2013 yılında ‘Daha’yı yazarken mültecilere çektirilebilecek bütün acıları hayal etmeye çalışmıştım. Bir insan sırf yollarda çaresiz kaldı diye başka insanlar tarafından nasıl istismar edilebilir? Bu istismarın biçimleri nedir? Hepsini de yazdığımı düşünüyordum. Kitap yayımlandı ve üzerinden biraz zaman geçti. Bir gün gazetede bir Haber okudum.

Neydi haber?

Ege’de kaçak bir atölyede can yelekleri üretildiğine dairdi. Ama haber bu kadar değildi. Üretilen o can yelekleri sahteydi. Yani o atölyede, Ege Denizi’ni geçmek durumunda olanlara satılmak üzere, hiçbir işe yaramayan can yelekleri üretiliyordu. Demek ki o atölyeyi kuranlar, nasıl olsa müşteriyi bir daha görmeyecekleri için, “Olur da denize düşerse, su yüzeyinde tutmak yerine belki de aşağıya çekecek bir ürünü satmakta herhangi bir sakınca görmüyorum” diyebilen birileriydi. 3-5 kuruş daha fazla kâr için yapılan bir iş. Ve ‘Daha’yı yazarken böylesi gaddarca bir üçkâğıt benim aklıma gelmemişti.

Bu sende neyi uyandırdı?

Böylece anlamış oldum ki bu fikri bulan insanların içinde yaşadığı gerçeklik, benim hayal etmeye çalıştıklarımdan çok daha karanlık. Hiçbir zaman gerçeğin kendisinden daha şiddetli bir şey yazabilmem de mümkün değil. Hatta bunu denemek bile boşuna. Bunu da o gün öğrenmiş oldum. Onun için karanlık olanın ben olduğumu sanmıyorum. Çünkü daima daha koyu olan bir şey var. O da gerçek hayat.

Bir röportajında “Bozuk insanları yazmayı daha çok seviyorum” demişsin. Neden bozuk olana bir merakın var?

Çünkü yazıyla başka ne yapılır, bilmiyorum. Yıllar içinde gördüğüm şu: Yazı, mükemmel bir düşünme aracı. Bu da demektir ki birtakım soruları, çatışmaları, çelişkileri en azından anlayabilmek için ideal bir araç. Bunu fark ettikten sonra da yolunda giden bir şey yazmak aklıma bile gelmedi. En başta, yazı gibi olağanüstü bir araca haksızlık olacağını düşündüm belki de. Elinde bir alet kutusu var. Onunla çalışan bir makineye gider misin? Doğal olarak, sorunlu düzeneklere yöneleceksin. Ben de refleks olarak o yöne gittim. Neyi anlamıyorsam, neyin karşısında hayrete düşüyorsam onları yazmaya çalıştım.

Kimileri hayatın bozuk taraflarını görmezden gelip sadece düzgün giden yanlarıyla ilgileniyor. Senin gibi hep kusurlu taraflara bakarak yaşamak zor değil mi?

Bilmiyorum, belki de öbürü daha zordur. Çünkü her şeyin yolunda gittiğini düşünürken beklemediği bir anda duvara çarpanın canı daha çok yanıyor olabilir. İnsan, içinde olduğu arabanın bir uçuruma doğru gittiğini, ancak düşünce fark ediyorsa çok daha büyük bir hayal kırıklığına uğruyor olmalı. Ama buna rağmen insanın bir meyli var.

Neye meyli var?

Uyumaya, gözlerini kapatmaya, gaddarlaşmaya, aptallaşmaya bir meyli var. Sorgulamayı bıraktığı an insan bir pelteye dönüşüyor. O noktada her şeyin yolunda olduğunu düşünmek veya hayatın sadece düzgün giden yanlarıyla ilgilenmek doğal bir refleks oluyor. Elbette bunun bir ‘plasebo’ etkisi vardır. Ancak bütün plasebolar gibi bunun da etkisi, bir plasebo olduğunu anlayana dek sürüyor. Yani o duvara çarpana kadar.

İnsan bununla nasıl mücadele eder?

İnsan bu pelteleşme haliyle mücadele etmeye karar verirse, bunun da sürekli bir çaba gerektirdiğini unutmamalı diye düşünüyorum. Çünkü uyanık kalabilme çabası, yerçekimine karşı savaşmak gibi. Bu noktada da bizi uyanık tutmak için yazılmış bütün o kitaplar, Filmler ya da sanat ürünlerinin büyük yardımı olduğunu düşünüyorum. En azından bana var.

Hiç kendini bırakıp derinliği veya hayatta karşılığı olmayan filmler izleyip kitaplar okumaz mısın?

İlham almaya hazırsan, her şeyden alabilirsin. Mesele o an ne okuduğundan öte, hangi gözle okuduğunla da ilgili. Örneğin, bir ‘sabun köpüğü’ (pembe dizi) izlerken yerçekimi hakkında düşünmeye başlayabilirsin. Ama eğer sadece ‘sabun köpüğü’ izliyorsan dünya sana tertemiz görünür. Okuduğum ya da izlediklerimi olabildiğince çeşitlendirmeye çalışıyorum. Her şeyden önce, birbiriyle çelişen hikâyeleri izlemekten ve okumaktan keyif alıyorum. Hikâyelerde bu dünya yokmuş gibi ya da bu dünyadan başka hiçbir şey yokmuş gibi konuşanları dinlemenin ilginç olduğunu düşünüyorum. ‘Zamir’in yaşadığı dünya da böyle bir yer aslında. Herkesin birbirine saldırdığı bir yerde barışı sağlamak istiyorsan, insanın her halini tanımaya çalışmakta fayda var.

O CÜMLELERİ BİRİNİN OKUYACAĞI AKLIMA BİLE GELMİYOR

Romanlarını okurken insanın boğazı düğümleniyor. Okuyucunun canını acıtmaktan keyif mi alıyorsun?

Bir romanı yazarken belli bir süre sonra o metinle öylesine yoğun bir ilişki oluşuyor ki sonrasında o cümleleri birinin okuyacağı aklıma bile gelmiyor. En azından o süreçte böyle oluyor. Dolayısıyla bırak canını acıtmayı, bir okuyucu olabileceğini bile unutuyorum.

Buraya gelmeden önce konuştuğum kişilerden “Dünyada zorlu bir dönemden geçiyoruz. Çok dert var; pandemi, depremler… Bir de böyle bir hikâye okumayı yüreğimiz kaldırır mı?” diyenler oldu…

O zaman, ilk soruna dönelim. Hiçbir kurgunun, gerçekler kadar şiddetli olamayacağını kabul edersek onlara şunu diyebilirsin bence: Eğer akşam haberlerini izleyebiliyorlarsa bu kitabı da rahatlıkla okurlar.

Peki, yazarken kurduğun bir matematik var mı? Şurada biraz daha dram sosu gerekiyor gibi…

Açıkçası, böylesi bir denge arayışında hiç olmadım. Zaten benim yazma biçimimde buna imkân yok. Bence roman, çok uzun bir cümle. Ve ben de kelimelerle ilerleyebiliyorum. Yazdığım her kelime bir sonraki kelimeyi belirliyor. Dolayısıyla o uzun cümlenin iniş ve çıkışlarını belirleyen de yine o kelimeler oluyor. Burada artık herhangi bir hesap yapabilmek mümkün değil. Çünkü elinde kazma ve kürekle bir yol açıp o yolda ilerlemeye çalışmak gibi. Hiç beklemediğin anda sert bir kayaya denk düşebilir ve sayfalarca onu parçalamaya çalışabilirsin. Bir roman yazmanın bence müthiş yönlerinden biri de bu, yazana kadar
ne yazacağını bilmemek.

İNSANIN ETRAFINDAKİ EN KALIN DUVAR, BAŞKA İNSANLAR

‘Zamir’ bize ne anlatıyor?

Herkesin birbirine saldırdığı bir dünyada ve savaşın artık insan kimliğinin bir parçası olduğu bir çağda işi çatışan tarafları barıştırmak olan bir karakterin hikâyesi. 13 yıldır bir barış vakfında çalışıyor. Ve biz bu karakterin içinde yaşadığı bu çatışmalar karşısında kendini çaresiz hissettiği, aslında hiçbir sorunu çözemediğini düşündüğü ve olan bitene dehşet içinde baktığı bir dönemde hayatına giriyoruz.

Zamir bebekken mülteci kampına atılan bir bomba yüzünden yüzünü kaybediyor. Ağlayamıyor, gülemiyor… Neden karakterini mimiksiz biri olarak yazmayı seçtin?

Zamir’in duygularını göstermekten aciz olmasını, hatta duygularını gösterememeye mahkûm olmasını istedim. Her ne kadar bir savaş kurbanı olarak içinde barışa dair olağanüstü bir özlem olsa da, ağlamak veya gülmek gibi en insani yetilerden yoksun olması Zamir’in şiddet karşısında donakalmış ruhunun da bir resmi. İnsanın insana çektirdiği acılar karşısında, donmuş bir yüzü ve donmak üzere olan bir ruhu var. Ve roman da bu noktada başlıyor. Ya Zamir’in ruhu aynı yüzü gibi donup bir taşa dönüşecek ya da bir insan olduğunu hatırlayıp barışın peşinde koşmaya devam edecek. Romanın ilk sorusu bu. Hiçbir ifadenin olmadığı o yüzden bir gün bir gözyaşı düşecek mi?

Bir önceki kitabın gibi bunda da mülteci ve göçmen sorunlarına değiniyorsun. Bunlar senin normalde de çok takıldığın konular mı?

Bir insanın doğduğu yerde yaşayamayacak hale gelmesi, bu dünyanın basit bir özeti. Hatta ekonomik ya da politik mevcut bütün sorunların en vurucu ve gerçek belirtisi. Üstelik bugüne dair bir şey de değil. Göç dediğimiz kitlesel trajedi, insanlık tarihi kadar eski. Dolayısıyla Zamir’in böylesi bir trajedinin içinde kaybolmuş insanlar arasında hayata başlaması, sonrasında yaşayacağı olaylar ve tanık olacaklarına bakış açısını belirlemesi açısından önemliydi. Çünkü hayata bir mülteci kampında başladıysanız, daha ilk nefeste savaşı teneffüs etmişsinizdir. Ve ikinci nefeste barışı beklemeye başlarsınız. Hatta son nefesinize kadar beklemeye devam edersiniz. Sonra da anlaşılır ki barış gelene kadar, dünyanın kendisi bir mülteci kampı. Tel örgülerin hangi tarafında olduğunuzun aslında hiçbir önemi yok. Tam da Zamir’in adının anlamının bize hatırlattığı gibi. Kapalı kalmış olan sadece Zamir değil. Ben, sen, o…

Hiç mülteci kampına gittin mi?

‘Zargana’yı yazdığımda 25 yaşındaydım. Hikâye Berlin’de geçiyordu. Ama o güne kadar hiç Berlin’i görmemiştim. Hatta kitabı yazdıktan yıllar sonra gittim o şehre. Çünkü önceliğim mekânları fiziki olarak tanımlamak hiç olmadı. Dolayısıyla, mülteci kampı da dahil, bugüne kadar yazdığım çoğu yerde hiç bulunmadım. Ben daha çok insanlar arasındaki ilişki ağıyla ilgilendim. Çünkü insanın etrafındaki en kalın duvarların tuğla ya da betondan değil, et ve kemikten inşa edildiğini düşünüyorum. İnsanın etrafındaki en kalın duvar, başka insanlar.

SANAT, HER ŞEYİ BİLDİĞİNİ SANAN İNSANI ŞÜPHE ETTİRİR

Birçok konuya parmak basıyorsun. Sence Edebiyat, sanat bir şeylere çözüm oluşturur mu?

Birtakım sorular sorulmasına sebep olabilir mi? Elbette olabilir. Ama bu süreli bir iştir. Siz soru sormayı bir defa yapıp bırakırsanız ve bunu sadece bir anlık hevesten ibaret görürseniz zaten bunun kalıcı olma ihtimali yok. Bu bir antrenman meselesi. Dolayısıyla tek bir kitapla olacak iş değil. Bunun sonrasında gerçekten bunu istiyor olmanız lazım. En nihayetinde bir denk düşmedir; okurla, onun içinde bulunduğu ruh haliyle o kitabın yan yana gelmesi. O denk düşmeden bir göz açılması ortaya çıkar mı? Çıkar. Ama kısa sürer. Gözünüz açık kalsın istiyorsanız başka kitapları da okumaya devam edeceksiniz. Sonuçta sanat, her şeyi bildiğini sanan insanı şüphe ettirir. O şüphenin peşinden koşup koşmamak da o insana kalmış. Bir çalar saatin alarmından hiçbir farkı yok. O alarm çalar ve uyanırsınız. Ama yataktan kalkıp kalkmamak sizin meselenizdir. Ya o yataktan kalkar ya da alarmı susturup yeniden uykuya dalabilirsiniz. Ta ki o yataktan düşene kadar…

EDEBİYATLA HİÇBİR İLGİM YOKTU

Okul yıllarında edebiyat hocalarının yazılarından dolayı tebrik ettiği çocuklardan değilmişsin sanırım.

Doğrusu, edebiyatla hiçbir ilgim yoktu.

Ama 24 yaşında ilk romanını çıkardın.

Evet. Üstelik sürekli bir okuma halinde de değildim. Sadece birkaç kitapla aram iyiydi. Hâlâ da o açığı kapatmaya çalışıyorum.

Peki, öyle yaşayan bir adamken ‘Kinyas ve Kayra’yı nasıl yazdın?

Belki de bu sorunun yanıtını bulmak için yazmaya devam ediyorum.

Mesleğinin yazarlık olmasına şaşırdığın oldu mu?

Olmaz olur mu? Bugün bile öyle. Sadece bir ara ‘Olabilir mi’ diye başladığım bir işti. 20 sene boyunca sürmüş olması çok ilginç.

Bu işi yapmasan şimdi ne yapıyor olurdun?

Her şey olabilirdi. Çünkü fark etmezdi. Sonuçta, bu hayatta sevdiğin işi yapmıyorsan, dünyanın bütün işleri insana aynı gelir, hepsi bir.

DİLİN SADELEŞMESİ GEREKTİĞİNİ GÖRDÜM

Anlatım dilinde belki de hiç yapmadığım kadar yalın bir üslupta yazarken buldum kendimi. Bunun üzerine de olaylar hızlandıkça ve hikâye karmaşıklaştıkça dilin sadeleşmesi gerektiğini gördüm. Ana karakter Zamir’in hayatında olduğu gibi, cümlelerin art arda eklenerek bir kaydırağa dönüşmesini, böylece ilk kelimeden son kelimeye giderken bir düşüş hissi oluşabileceğini düşündüm. Bu his ne kadar oluştu, bilmiyorum. Ama ayağa kalkacağı o anın gelmesini beklerken sayfalar boyunca düşen bir karakteri anlatmaya çalıştığımı biliyorum.

Edis’ten Çok Konuşulacak Özel Hayat İtirafı

Londra’da doğup iki yaşındayken Türkiye’ye gelen şarkıcı Edis geçtiğimiz gün ‘İbrahim Selim ile Bu Gece’ programının konuğu oldu. Özel hayatıyla ilgili açıklamalarda bulunan ünlü popçu, bilinmeyenlerini ilk kez anlattı. Edis’ten çok konuşulacak özel hayat itirafı geldi. İşte o itiraf;

“Türkiye’de Büyümek Bana Avantaj Sağladı”

Çocukluğu hakkında konuşan Edis şu ifadeleri kullandı;

Çocukluk dönemimde bunu daha çok düşünüyordum. Londra’da büyüseydim daha iyi olur diye bir düşünce vardı o zamanlar kafamda… Ama büyüdükten sonra hayat hikayemin şu anki sürecinden memnun olduğumu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Türkiye’de büyümek bana daha fazla avantaj sağladı diye düşünüyorum.

İstanbul’a çok zor adapte olduğunu itiraf eden Edis Tam manasıyla afalladım. İstanbul benim için hep turistik bir yerdi. Ablamı ya da başka akrabaları ziyaret için gelinen ve gezilen bir olarak kodlamıştım İstanbul’u. İstanbul’da yaşamaya başladığım ilk iki sene sürekli kayboluyordum sokaklarda. Oldukça kozmopolit ve büyük bir şehir İstanbul elbette, sonrasında ben de herkes gibi alıştım İstanbul’a.” dedi.

Edis ‘Arıyorum’ İle Tüm Platformlarda Zirvede…

“Koku Takıntım Var”

“Hiç takıntın var mı?” sorusuna ise şu yanıtı verdi:

Koku takıntım var, çok güzel kokuyu da çok kötü kokuyu da sevmiyorum. Evimde de hava temizleyiciler vardır, çok kokan bir arkadaşım gelirse direkt onun önüne oturturum.

“Konsere Hazırlanmam 45 Dakika Sürüyor”

Konserleri hakkında da konuşan Edis şunları söyledi;

“Konsere hazırlanmam yaklaşık bir 45 dakika sürüyor benim. Meditatif ritüellerim var nefes egzersizleri gibi bir de klasik ses açma sürecim var. Sahnedeki dans kondisyonumun iyi olması için her konser önce mutlaka koşarım.”

Edis’ ten Gece Sürprizi…

“Halk Oyunlarıyla İlgiliydim”

Dansa ilgisinin çocuk yaşlarda başladığını söyleyen ünlü şarkıcı

“Küçüklüğümden beri dans hayatımın içerisinde, hip-hop dans yaptığım kadar halk oyunlarıyla da ilgiliydim okul zamanları… Hatta okulumuzun halk oyunlarıyla ekibiyle baş dansçı olarak Polonya’ya gitmiştim. Anamur, Karadeniz, Antep, Kafkas gibi pek çok yöreyi oynadım halk oyunlarında da. Hatta kas hafızası o kadar yer etmiş ki zaman zaman sahnede bazı figürler yaparken mesela Karadeniz yöresine kaydığımı hissediyorum.” dedi.

Edis’ten Çok Konuşulacak Özel Hayat İtirafı

Bir süredir hayatında biri olmadığı bilinen ünlü popçu İbrahim Selim’in “En son ilişkinden ne öğrendin?” sorusuna ise “En son ilişkim bana bir daha ilişki yaşamamayı öğretti.” yanıtı vererek stüdyoyu güldürse de ünlü popçu bu itirafıyla akıllarda soru işareti de bıraktı.

Edis Görgülü kimdir?

Serenay Sarıkaya: Özlemişim Bu Tempoyu

Bir dönemi boş geçirdikten sonra son aylarda işlerine deli gibi sarılan Serenay Sarıkaya geçtiğimiz gün bir dergi için objektif karşısına geçti. Çekimden sonra kendisine sorulan soruları yanıtlayan Serenay Sarıkaya “Özlemişim bu tempoyu” dedi. İşte detaylar;

Serenay Sarıkaya’ nın Yeni Projesi Belli Oldu. Bu Partnerlik Olay Olacak…

Geçtiğimiz haftalarda Magazin dünyası bomba bir aşk haberiyle uyanmıştı. Çalkantılı aşk hayatıyla kısa bir süredir gündemden düşmeyen Umut Evirgen ve Serenay Sarıkaya’nın yeni bir aşka yelken açtığı söylenmiş hatta güzel oyuncu önceki gün sessizliğini bozup “Sizin de dediğiniz gibi; bunlar iddia… ” demişti… Şimdi ise güzel oyuncu yeni projesiyle gündeme düştü…

Gazeteci Birsen Altuntaş’ın hazırlamış olduğu özel habere göre; Başarılı oyuncu Serenay Sarıkaya, Adanaya geri dönüyor. Yeni projenin yönetmen koltuğunda Umur Turagay oturacak ve Burak Deniz ile Serenay Sarıkaya başrolleri paylaşacak.

Didem Soydan ve Burak Deniz’den Aşk Pozu

Şahmaran İçin İki Yıldız Aynı Sette!…

Netflix’in yepyeni projesi ‘Şahmaran’ adlı dizisinin set çekimleri, Adana, Datça ve Tarsus’ da yapılacağı öğrenilirken ünlü ikili setlere başlamak için Adana’ya gittiler. Çekimlerin kısa sürede tamamlanması bekleniyor.

Serenay Sarıkaya kimdir?

Burak Deniz kimdir?

Serenay Sarıkaya: Özlemişim Bu Tempoyu

Son ayı hem yeni dizisinin çekimleri hem de reklam filmleri çekimleriyle oldukça yoğun geçiren Sarıkaya mesleğini yapmanın kendisini mutlu ettiğini söylüyor.

Harper’s Bazaar dergisi için objektif karşısına geçen Sarıkaya dergideki röportajında “Şu an hayatının nasıl bir dönemindesin?” sorusunu şu sözlerle yanıtladı: “Her an defalarca şükrettiğim, sanırım hayatımın en güzel dönemindeyim. Uzun süre sabırla çalışmayı beklemiştim. Şimdi hem beni çok mutlu eden işbirlikleri, hem de birkaç ay önce başladığımız ‘Şahmaran’ dizisi çekimleri ile hayallerimin ötesinde mutlu ve yoğunum. Özlemişim bu tempoyu”

Uraz Kaygılaroğlu: Başardıkça Yolum Uzuyor

“Üç Kuruş” dizisinde bambaşka bir karakterle sevenlerinin karşısına çıkan Uraz Kaygılaroğlu geçtiğimiz gün samimi itiraflarda bulundu. Mesleği hakkında konuşan Uraz Kaygırlaroğlu “Başardıkça yolum uzuyor” dedi. İşte Kaygılaroğlu’nun o açıklamaları;

İstanbul doğumlusun. Çocukluğuna dair ilk hatırladığın nedir?

Kadınlar ve babaları…

Neden?

Babamı çok küçücük yaşımdayken kaybettiğim için bana annem, onun ve babamın ailesi miras kaldı. Çok şey öğrendim onlardan. En azından kıymet vermeyi ve nazik olmayı öğrendim.

Babanı 4 yaşında kaybetmek hayatını nasıl etkiledi?

Yaş aldıkça, üstelik de çocuk sahibi olunca, annesiz ve babasız büyümek ne demek daha iyi anlıyorsun. Bir yandan hayat seni o kadar donanımlı hale getiriyor ki bu kaotik ortamda. Sıkıysa öğrenme! Bilmiyorum, çoğu zaman endişeliyim, soyadım Kaygılaroğlu, belki ondandır. Ama ondan daha fazla umutluyum. En çok da kızım Ada için. Onun her ne olursa olsun daima yanında olmaya çaba gösteren babasıyım, şimdilik.

Seni hiç tanımayan birine kendini nasıl anlatırsın?

Zor soru… Anlaşılmanın ve kendini doğru ifade edebilmenin ne kadar önemli olduğunu zaman geçtikçe daha iyi anlıyorsun. Çocukluğumdan getirdiğim yakın dostlarım var. Onların varlığı rotamı çizmemde çok etkili oluyor. Öğrenmeye devam ediyorum. Yaşamayı, bu mücadeleyi seviyorum. Geçenlerde bir İtalyan atasözü okumuştum; “İyi dostlarla ve iyi bir aile sofrasında asla yaşlanmazsın”. Galiba bu söz beni çok iyi ifade ediyor.

Kendinde değiştirmek istediğin, defo denecek yanların neler?

Soyadım! Şaka bir yana. Daha az kaygılı biri olmayı çok isterdim. Belki bir gün! Neden olmasın?

Eski Uraz’ı bugün görsen ona ne öğütlerdin?

İnanmaya devam et.

Hayatında ne olmasa sen eksik olurdun?

Dostlarım ve ailem. Bir de Anadolu Yakası.

BAŞARDIKÇA YOLUM UZUYOR

Oyunculuk hangi noktada kanına girdi?

Bugüne kadar ne yaptıysam, iyi ya da kötü, doğru veya yanlış, hepsinin faydasını gördüm. İyi ki bir yerde kanıma girdi. Çok seviyorum oyunculuğu. Bana bu işi daha ileriye götürebilecek imkânlar sunulduğu için her gün şükrediyorum.

13 yıl önce ‘Milyonda Bir’ filmiyle başlıyorsun mesleğe. Bunca zaman nasıl geçti?

Zor geçti. Ama tabii ki şimdi dönüp bakınca olması gerektiği gibi geçtiğini anlıyorum. Ne bir eksik ne bir fazla.

Neydi en zorlayıcı yanı?

En başında, daha aslında hiç zorlanmamışken “Bıraksam mı?” dedim. Sonra hiç mücadele etmeden pes etmek olmaz diyerek devam ettim. Gençken her şey hemen o an olsun istiyoruz. Tabii olmuyor. O zaman sorgulamaya başlıyorsun “Ben aslında ne istiyorum” diye. Hep aynı cevabı aldım.

Şimdi oyunculukla ilişkin hangi noktada?

Yolum uzun. Başardıkça yol daha da uzuyor. Bu da beni çok heyecanlandırıyor. Özetle; sunulan rolün hakkını vermek istiyorum.

Uraz Kaygılaroğlu Kimdir?

SORUMLULUĞUM ARTIYOR, ÇOK MUTLUYUM

‘Sefirin Kızı’ dizisiyle birlikte yıldızın daha da parladı. Şöhretin artması, daha çok izlenmek, takip edilmek sana ne hissettiriyor?

Yaptığım işin görünür olması tabii beni çok mutlu ediyor. Sorumluluğum artıyor. Çok mutluyum.

Bir yandan da seksi ve yakışıklı adam olarak anılmaya başladın. Bu durum hayatında neler değiştirdi?

Bu tabirleri sizler yakıştırıyorsunuz. Teşekkür ederim. Umarım takip edenler için daha fazlasıyımdır.

Ekranın jönleri arasında gösteriliyorsun. Jönlük kavramına nasıl bakıyorsun?

Öncelikle sadece fiziksel özelliklerimizle değerlendirilmediğimiz bir dünya diliyorum. Oyunculuğu bir meslek olarak görüyorum. Ki benim görüp görmemem de önemli değil. Bu kadar sığ bir yerden yaklaşmak istemiyorum. Ötekileştirmeden derinleştirmek istiyorum. Mesleğimi seviyorum. Ve severek yapmaya devam etmek istiyorum. Hepsi bu.

HAYATIMDAKİ YENİ RUTİNİM…

Yeni dizin ‘Üç Kuruş’ Show TV’de başlıyor. Rol için saçlarını sarıya boyattın. Çok iyi olmuş. Saç boyatmak nasıl bir deneyim?

Sarışın olmak bayağı zormuş. Saç stilisti Önder Tiryaki’nin salonunda uzun saatler geçirdim. Belki de annemden ya da kız arkadaşlarımdan duyduğum ve ne anlama geldiğini hiç bilmediğim şeyleri deneyimledim. Arkadaşlarımı da çağırdım salona. Nasıl olacağını kestiremediğim için heyecanlıydım.

Aynaya baktığında ne hissettin?

Yeni halimi görünce pek yadırgamadım desem şaşırırsınız, değil mi? Ben de çabuk alışmama çok şaşırdım. Evet, sarışınım ve keyfim yerinde.

Bakımı zor oluyor mu?

İki ayda bir kuaföre gitmem gerekiyor. Hayatımdaki yeni rutinim. Buradan herkese sarışınlığı tavsiye etsem çok saçma olmaz mı? Ediyorum. Evet!

Aynı zamanda rol için vücut da yapmışsın. Nasıl çalıştın?

Uzun zamandır çok düzenli olmasa da spor yapıyorum. Özel bir hocayla çalışıyorum.

EŞİT OLDUĞUMUZU HATIRLAMALIYIZ

‘Üç Kuruş’ta Kartal karakterinde izleyeceğiz seni. Kartal nasıl biri?

Kartal, ötekileştirmenin simgesi gibi. Bulunduğu topluluğun koruyucusu, abisi… Yani hayat onu erkenden büyütmüş ve rütbe vermiş. O da en iyi bildiği yoldan gidiyor.

Bir mafya liderini oynamaya nasıl ikna oldun?

Kartal’ı ben seçtim. Sınırlarımı zorlamayı çok seviyorum. Kendimi tekrar etmek istemiyorum. Emin olmak değil; endişelenmek üzerine kafa yormak istiyorum. Amacım, başta birkaç kişinin hayalini kurduğu bir karaktere hayat vermek…  Ve şanslıysanız izlendiğinde ‘Demek ki bunları bu yüzden yaptı’ dedirtebilmek…

Toplumdaki ötekileştirilmelerle ilgili ne düşünüyorsun?

Belki de ‘büyük güçlerin’, ‘güçlü’ olma yolu buradan geçiyor. Kim daha fazla azınlıkları yok sayarsa o güçlü oluyor. Eşit olduğumuzu, en basitinden insan olduğumuzu hatırlamalıyız.

Sen hiç ötekileştirildin mi?

Derinden bunu hissetmedim. Ama kastettiğin şeyi anlıyorum. Bu bile çok rahatsız ediyor. İnsan da  hayat gibi çok renkli. İyisi de kötüsü de var.

İNSAN İNSANDIR

Romanlara karşı bir önyargı var ne yazık ki. Sana bu karakter geldiğinde ne düşündün? Romanlarla bir ön çalışma yaptın mı?

Önyargıyı tanımlamak için bir etnik kökenden gelmene gerek yok. Bazen kulağına taktığın bir küpe ya da okuduğun kitap buna sebep olabiliyor. Evet, karakterimi derinleştirmek için Romanlarla tanıştım, konuştum. Sonucunda aynı yere vardım; insan insandır.

O dünyaya dair seni etkileyen ve şaşırtan neler oldu?

O dünya, bu dünya diye ayırmayı bırakabilsek şaşırmayacağız da… Hep birlikte olduğumuz için güzeliz. Yani şaşırmıyorum, karşı karşıya gelebildiğim için çok şanslı hissediyorum.

Darbuka ve dans dersi aldın mı?

Tabii. Dizide bir şeyler göreceğiz.

KIZIM SAÇLARIMI GÖRÜNCE ‘ELSA GİBİ OLMUŞSUN’ DEDİ

Kızın Ada, 5 yaşına girdi… Nasıl bir ilişkiniz var?

Kuvvetli, sağlıklı ve sevgi dolu… Umarım bu daim olsun.

Kızın sarı saçlarına alıştı mı?

“Elsa gibi olmuşsun” dedi. Şahane bir andı.

Baba olmak, özellikle de kız babası olmak sende neleri değiştirdi?

Öncelikle sizin duymak istediğinizi söyleyeceğim. Baba olmak inanılmaz. Benim içinse kızım Ada’nın babası olmak tarif edilemez. Ben onunla bir daha var oldum. Değiştirdiği her şeyin yanındayım, arkasındayım…

Onunla ilgili gelecek hayalin ne?

İyi bir insan olsun.

İSTEDİĞİN CEVABI VERMEYECEĞİM!

Ekranda hep âşık, aşkı için mücadele eden karakterleri canlandırdın. Aşk sana ne ifade ediyor?

“Aşk sana ne ifade ediyor” sorundan önceki cümleni yok saysak bile tüm ciddiyetimle bunu açıklayamam. Bu, sevgini göster demekle aynı. Tarifi imkânsız, ama biliyorsun bir yerlerde var.

Aşk seni nasıl değiştirir?

Röportaj biterken en zor sorular başladı (gülüyor). Bugün burada bu soruyla sana açılmak istediğimden emin değilim.

Çapkın mısın flörtöz mü?

Fritöz (gülüyor). İstediğin cevabı vermeyeceğim. Ama sen de asla pes etmeyeceksin, bunu da çok iyi biliyorum.

Evet…

Zaten bu soruya direkt ‘şuyum’ diye cevap veren çıkıyor mu?

Çıkıyor genelde…

Bugün de olmadı Hakan. Bir sonraki röportajda buluşmak üzere. Teşekkür ederim (gülüyor).

Burçin Terzioğlu: Patavatsızlık Derecesinde Gerçekçi Olabiliyorum

“Yalancı” dizisinde canlandırdığı karakterle beğeni yağmuruna tutulan başarılı oyuncu Burçin Terzioğlu “Patavatsızlık derecesinde gerçekçi olabiliyorum” itirafıyla herkesi güldürdü. İşte Burçin Terzioğlu’nun o itirafı;

Çok sterilsin. Ne dedikodun var, ne magazin gündemin. Seni çok iyi yöneten bir ekibin mi var, yoksa çok mu sakinsin?

Tabii ki çok iyi bir ekibim var. 10 senedir her şeyi birlikte yaşadığım mükemmel kadınlarla çalışıyorum. Ne yaşadığından çok kiminle yaşadığın, nasıl karşılayabildiğin önemli. Yasemin Özbudun TM (Talent Management), beni çok güzel idare ediyor. Ben de sakin bir mizaca sahibim. Çok eğlendiğim, çok kahrolduğum zamanlarım oldu, oluyor da. Ama bunları evimde, özelimde yaşamaya çalışıyorum. İnsanların ağzında malzeme olmak, o negatif enerjiyi yüklenmek istemiyorum. Hayatına özen gösterdiğinde çevrendekilerden de bunu talep etme hakkın oluyor. Ama insanız sonuçta, her şey bizim için,  kısıtlamıyorum kendimi. Hayatı kaçıracak kadar da deli değilim.

Arkadaşlarının en çok şikâyet ettiği yanın nedir?

Mesajlara çok kısa cevap yazarım. Çok kısa konuşur, telefonu çok hızlı kapatırım. Bazen kapattığımı telefonun ekranına bakınca anlarlar. Gruplarda uzun uzun yazışırlar, ben sadece ‘ok’ derim ve herkes çok söylenir bu duruma da. Alıştılar tabii artık (gülüyor).

KISA FİLM GİBİ…

Kontrol delisi misin?

Umarım değilimdir (gülüyor). Ama planlı olmayı tercih ederim, özellikle işimle ilgili. Düzeni severim. Yarın ne yapacağımı bilmek bana kendimi iyi hissettirir. Ama kimsenin hayatına müdahil olup onu yönetmeye çalışmam.

41 yaşına girdin. Burçin’in hikâyesini nasıl özetlersin?

Kısa Film gibiydi. Çok hızlı geçti. Ne zaman muzlu süt içip babasının kucağında sete giden kız çocuğundan kendi kararlarını veren, seçimlerini kimseye sormadan yapan, sorumluluk alan, hayatın tercihlerden ibaret olduğunu öğrenmiş bir kadına dönüştüm, ben de bilmiyorum.

Büyümek nasıl bir şey?

Büyümek, yaş almak mükemmel bir şey. Derslerle, deneyimlerle, seyahatlerle, tutkuyla, işle dolu bir hayat geçirdim. Şımarmaya zaman bulamadan sadece çalışıp yarışı kendimle yaptım, kalp kırmaktansa kırılmayı yeğledim. Şu hayatta başarı sayarak söylediğim tek şey iyi insan olmaya çalışmam. Bir çocuğum olsaydı onu iyi üniversitelerde okutmak, derslerden derslere koşturmak, ona en iyisini giydirmek yerine tek bir şey için çabalardım: Vicdanlı, empati duygusu yüksek, saygılı, hiçbir canlıya zarar vermeyen, iyi bir insan olması için…

Hayat yolculuğunda zorluklarla karşılaştın mı?

Hayatım hatalardan, kayıplardan, başarılardan, yenilgilerden, düşmelerden, kalkmalardan örülü; herkesinki kadar mutlu ve zor bir hayat. Şu an fırsatım olsa yine de hayatımda hiçbir şey değiştirmem, o deneyimden, öğrendiğimden vazgeçmem. Ben esas bundan sonrasını merak ediyorum.

AŞK BENİ ENERJİSİ YÜKSEK BİR KADIN YAPAR

Spor eğitmeni Umut Duygu’yla birlikteliğiniz nasıl gidiyor?

Huzurlu, saygılı ve eğlenceli…

Aşk seni nasıl biri yapar?

Şarkılar dinleyen, danslar eden, çok gülen, çok eğlenen biri… Aşk beni hayata karşı daha hoşgörülü, enerjisi yüksek bir kadın yapar.

Nasıl hep aynı kalıyorsun? Estetik mi, yoksa bir sırrın mı var?

Bir sırrım yok. Estetiğim var bir tane, onu da hep söyledim. Aynı da kalmıyorum aslında; yaşım gereği çizgilerim, derinleşen hatlarım var. Onları da seviyorum. Her yaşın getirisine açığım. Aksi doğaya aykırı. Cildime iyi bakıyorum. Kolajen alıyorum, temizliğine özen gösteriyorum. Yaşımın ihtiyacı olan bakım ürünlerini kullanıyorum.

EMEĞİN EŞİT, CİNSİYET FARKININ ANLAMSIZ OLDUĞUNA İNANIYORUM

 

4 yaşından beri setlerdesin. 37 yıldır oynuyorsun. Günümüzde birçok gencin hayali oyunculuk. Bu mesleğin zor yanları neler?

Oyunculuğun da her meslek gibi kendine göre zorlukları var. İster kanalda, ister yapımda, ister teknik ekipte ya da ekran önünde ol, fark etmiyor. Stresli, zamanla yarıştığın, hayatını etkileyen hatta başkalarının hayatlarını etkileyen kararlar alıp verdiğin bir düzen var. Her şey göründüğü kadar renkli değil ne yazık ki. Zor ki ne zor! O göz kamaştıran ışıkların ardında özgürlüğünün kısıtlandığı, herkesin senin hakkında seni tanımadan fikrinin olduğu, yaşadıklarının herkes tarafından yoruma açık olduğu bir meslek bu. Hep söylüyorum, oyunculuk âşık olmadan yapılacak bir şey değil. Ama elbette bizden çok daha ağır şartlarda çalışan, farklı meslek grupları var. Ve onlarınkilerin yanında bizim yaşadığımız zorlukları anlatmak onlara karşı yapılan bir haksızlık olur. O yüzden özetle şunu söyleyebilirim ki; hangi meslekte olursan ol, severek yapmıyorsan bir ömür devam etmek çok zor.

Peki, zaman içinde oyuncular arasında kadın-erkek eşitliğinin sağlandığına inanıyor musun?

Herkes için kazanılmadı galiba. Ben kendi adıma dengeyi kurmaya çalışıyorum. Emeğin eşit ve cinsiyet farkının da anlamsız olduğuna inanıyorum. Kabul edilebilir bir şey değil bu. Bence öncelik yetenek ve tecrübeden yana olmalı.

İçinde olduğun bir projede seni rahatsız edecek senaryolara ne kadar müdahil olursun? Örneğin, kadın hakları konusunda seni rahatsız eden bir şey varsa ses çıkarır mısın?

Bir hata yapacaksam, öteleneceksem ya da tökezleyip düşeceksem de bu doğru bildiğimin peşinde koşarken olsun isterim. Benim gibi bu konulara kafasını takmış, derneklerle mesai harcamış, yer aldığı işlerde bile bu söyleme önem göstermiş biri, şahit olduğu bir şey karşısında susar ya da görmezden gelirse en başta kendine saygısızlık etmiş olur.

GÜVENDİĞİM AZ İNSAN VARDIR

Ekranda canlandırdığın karakterler çokça sırtından vuruldu. Son işinde ablasının yalan söyleyip kandırdığı bir kadını oynuyorsun. Karşındakine çabuk güvenir misin?

Herkesle çabuk samimi olan, hemen hayatına alan biri değilim. Arkadaş çevrem çok sınırlıdır. Evime girmek, gecenin bir saatinde beni aramak tarafımdan verilmiş ve en önemlisi kişi tarafından kazanılmış bir haktır. Ben de karşımdaki insanlardan o hakkı almak için emek harcamışımdır. Önce önyargılı olmadan güvenmeyi seçerim, ama karşılığında hayal kırıklığına uğruyorsam kişiyi konumlandıracağım yeri bilirim. Güvendiğim az insan vardır zaten. Ama onların da her dediği söz, her yaptığı hareket, her savunduğu şey bana uymayabilir. Körü körüne inanmam yani. Sevgisini ve samimiyetini sorguladığım insanları da son senelerde hayatımdan uzaklaştırdım.

Hayattan ve çevrenden hiç ummadığın kazıklar yedin mi?

Eskiden çok yaşadım. Şimdi elimde kalan insanlar ve dahil olduğum ortamlarda bunu yaşamıyorum, diyebilirim. Umarım yaşamam da. Dövizin her gün paramızı hiç ettiği, gelecek hayallerimizin çalındığı bir dönemde tek istediğimiz şey umudumuzu kaybetmemek. Bir kişiden kazık Yemek, artık yaşam savaşı veren insanların öncelik sırasında en az can acıtıcı şey olarak kalıyor olabilir.

SETLERDE MOBBİNG’E VE SÖZLÜ TACİZE UĞRADIM

‘Yalancı’ Show TV’de devam ediyor. Bu dizinin senin gözünden derdi nedir?

Her gün yeni bir taciz, tecavüz, hatta cinayet haberiyle gözümüzü güne açtığımız bir dünyadayız. Bazen hak arayışının yerini bulduğu, bazen bulamadığı bir düzende, çığlık atmadığı ya da atamadığı için rızası olduğunu söyleyen, ‘O saatte ne işi varmış orada’ diyen kötü ruhların arasında savaş verme çabasıyla seçilmiş bir proje ‘Yalancı’. Bu tip olayların genellikle eğitim düzeyi düşük kesimlerde yaşandığı düşünülür. Biz tecavüz gibi korkunç bir olayı gerçekleştiren vicdanı, ruhu kirli insanların her yerden, her statüden, her meslekten çıkacağını göstermek istedik aslında.

Deniz karakteri bir randevunun sabahında tecavüze uğradığını düşünerek uyanıyor. Çevresini buna inandırmasıysa çok güç oluyor. Karakter seni nasıl etkiledi?

Deniz’in, yaşamış olduğu şeyin gerçekliğinden şüphe duymadığı ama yapılan yanlışı ispatlayamadığı bir felaket geliyor başına. İnsanlara inandırmaya çalışmak, bu savaşın içinde suçlu hissettirilmek korkunç bir çaresizlik. Özellikle ilk bölüm benim için çok zordu.

Nasıl hazırlandın role?

Bir şekilde bu duruma benzer şeyler yaşamış kadınları araştırdım. Kaçının sesi duyulmuş, kaçının davası lehine sonuçlanmış. Oralarda çok üzücü sonuçlar var. O duygunun yükünü almak, o duyguda kalmaktan daha zordu. Öyle gerçek bir kadın ki Deniz. Arazlarıyla, doğallığıyla, samimiyetiyle… Başına geleni düşünmek bile insanın canını çok yakıyor.

Hayatında hiç isteğin dışı bir davranışa maruz kaldın mı?

Deniz’in yaşadığına benzer anlamdaysa ‘hayır’. Ama geçmiş yıllarda daha toy ve bunun bir suç olduğunun farkında değilken setlerde mobbing’e ve sözlü tacize uğramıştım. İnsanlar da sessiz kalmamız yüzünden hadlerini aşıp normalleştirmişlerdi. Artık öyle değil ve olmamalı.

Sen Deniz’in yerinde olsan nasıl bir karar verirdin? Susmayı mı yoksa mücadeleyi mi seçerdin?

Ben hep mücadeleyi seçtim zaten. Biz göz önünde kadınlar olarak susarsak, bizi örnek alıp savaşma gücünü bulabilecek kadınlara kötülük yaparız.

Bu hikâyeyle kadın olmak üzerine neleri sorguladın?

Sorgum değişmedi. Benim sorgularım hep vardı, o yüzden bu projeyi seçtim. O yüzden ‘Hükümsüz’ dizisinde ezilmiş, haksızlığa uğramış, cinayete kurban gitmiş kadınların haklarını savunan bir avukatı canlandırdım. Kız çocuklarının okutulduğu, kadınların kimseye ihtiyaç duymadığı, maddi olarak özgürlüklerine sahip oldukları, onlara sadece kadın oldukları için susmaları, üremeleri, boyun eğmeleri gerektiğinin söylenmediği bir yaşam düşlüyorum. ‘Kadın hakları’ söyleminin ihtiyaç duyulmadığı bir ülkede, herkesin eşit haklara sahip bir dünyada yaşamayı hak ettiğimizi düşünüyorum. Ben sadece kadınların değil, LGBTİ bireylerin eşitliğine ve özgürlüğüne de inanıyorum. Doğaya, insana, her türlü canlıya saygı duyan insanlarla yaşamak, öyle insanlar tarafından yönetilmek, öyle insanlarla yaşlanmak istiyorum. Aksi çok acımasız ve kirli geliyor.

Karakterin “Ama siz de gülmüşsünüz”, “O gece etek giymişsiniz”, “Eve çağırmışsınız” gibi sorulara ve eleştirilere maruz kalıyor. Kadınların karşı karşıya kaldığı bu sorularla ilgili ne düşünüyorsun?

Benim en çok farkındalık yaratmasını istediğim taraf buydu. Bir kadın yeni boşanmış olsa da, kırmızı ruj sürse de, mini etek giyse de, adama gülse de bunların tecavüze, tacize izin vermiş ya da bunu hak etmiş demek olmadığının artık bilinmesi lazım. Tabii cahil, yüzsüz ve yanında durulması imkânsız zihniyetlerin bizim gibi düşünen insanlarla ve bu diziyle empati kurması çok zor. Yorumların altına “Adamı eve aldın, içki içtiniz beraber, ne bekliyordun? Hak etmişsin Deniz” yazan bir Twitter kullanıcısı vardı. Ne söyleyeyim bilemiyorum. Biz dimdik duracağız, savaşacağız ve o örümcek tutmuş zihniyet değişecek!

KİMSE GERÇEKLİĞİYLE BARIŞIK DEĞİL

Sence günümüzde insanlar ne kadar yalancı?

Çoğunluk mutsuz. Yeni dünya düzeninde sözle yalan söylemeye gerek kalmıyor. Sosyal medya herkesi yalanla şişmiş bir balonun içine sokuyor zaten. Kimse gerçekliğiyle barışık değil. Kaşıyla, gözüyle, işiyle, yaşıyla, kilosuyla, bilgi yetersizliğiyle… Hep başkası olmaya çalışıyor. Bir farkında olarak yalan söyleyenler ve söylediğiyle kendini mutlu etmeye çalışanlar var, bir de herkesin gözünün içine baka baka yalan söyleyenler, çıkarları için onların yalanlarına inananlar ve aslında en büyük yalanı kendilerine söyleyenler var. Yalancı çok yani memlekette…

Burçin Terzioğlu Kimdir?

Dürüstçe söyle, sen ne kadar yalancısın?

Gerçekten az yalan söylerim. O da karşımdakini kırmamak için. Çünkü yalan söylememi gerektirecek ortamlardan, gerçeği kaldıramayacak insanlardan uzak durmaya çalışıyorum. Bazen patavatsızlık derecesinde gerçekçi olabiliyorum.

Bugüne kadar söylediğin en ciddi yalan neydi?

İyileşemeyecek birine sağlığının iyiye gittiğini, her şeyin güzel olacağını söyledim uzun süre. Olmadı…

Üç Kuruş Dizisinin Yayın Tarihi Belli Oldu!

0

Ay Yapım imzalı Üç Kuruş dizisi, izleyiciyle buluşmak için gün sayıyor. 4 yıl boyunca izleyicileri ekrana kilitleyen Çukur dizisinin ardından, yeni bir diziye başlayacağını duyuran yapım yayınlanmadan fenomen oldu. Pazartesi günleri yayınlanacağı açıklanan dizinin yayın günü belli oldu. Üç Kuruş dizi izleyicileriyle buluşuyor.

Üç Kuruş Dizisinin Yayın Tarihi Belli Oldu!

Show Tv’de yayınlanacak Üç Kuruş dizisinin yayın tarihi belli oldu. Üç Kuruş dizisi ilk bölümüyle bu pazartesi ekrana gelecek. Dizinin 1. bölüm 2. ön izlemesi yayınlandı. Pazartesi günlerinin fenomen dizisi Çukur’un yerini alacak gibi görünen dizinin ilk bölümü merakla bekleniyor.

İşte Üç Kuruş 1. bölüm 2. ön izlemesi…

Üç Kuruş Dizisi Yeni Sezona Bomba Gibi Düşecek!

Ay Yapım imzalı olan İçeride dizisinin hemen ardından Çukur ekrana gelmişti. 4 sezon boyunca izleyicileri ekrana kilitleyen Çukur dizisinin ardından aynı yapım şirketi olan Ay Yakım, yeni dizi projesi olan Üç Kuruş’un duyurusunu yaptı. Dizi sevenler de bu yapımı heyecanla beklemeye başladı.

ÜÇ KURUŞ DİZİSİNİN OYUNCU KADROSUNDA KİMLER VAR?

Üç Kuruş dizisinin oyuncu kadrosunda Aras Bulut İynemli’nin olduğu konuşuluyor. Ancak ünlü oyuncunun diziyle anlaşma yaptığı kesinleşmedi. Çukur dizisinin yönetmenliğini yapan Sinan Öztürk, ön hazırlıkları yönetiyor.

Dizinin anlaştığı iki oyuncu Uraz Kaygılaroğlu ve Aytaç Uşun oldu. Dizide Kartal karakterini canlandıracak olan Uraz Kaygılaroğlu’nun hayranları şimdiden heyecanlanmaya başladı.

Mafya, polis ve bir seri katil üçgeninde geçecek olan dizinin güçlü bir hikayesi var. Ay Yapım imzası da olunca birçok dizi hayranı için Üç Kuruş yeni sezonda en çok merak edilen yapım oldu.

Uraz Kaygılaroğlu ile Aytaç Uşun dizi için anlaşma yapılan ilk iki isim olarak dikkat çekti. Kartal karakterini canlandıracak olan Kaygılaroğlu’nun hayranları bu gelişmeden son derece memnun. Aytaş Uşun, Çukur dizisinde Meke karakterine hayat vermişti. Onunda bu dizide yer alması büyük heyecan yarattı.

Üç Kuruş dizisi için Ekin Koç‘a da teklif götürüldüğü duyuldu. Dizideki Efe isimli polis karakteri için ismi geçen ünlü oyuncu, geçen yıl güçlü bir çıkış yapmıştı. Uyanış Büyük Selçuklu dizisinde canlandırdığı Ahmet Sencer karakteri ile akıllara kazınan Ekin Koç, yeni sezon için gelen teklifleri değerlendirdiği öğrenildi.

Oyuncunun masasında en güçlü tekliflerden birisi olan Üç Kuruş dizisi, henüz sadece teklif aşamasında olmasına rağmen Ekin Koç hayranları bu durumdan çok memnun görünüyor. Oyuncu şayet rolü kabul eder ise hayranları da çok mutlu olacak. Öte yandan, dizi için Hazal Subaşı ile Aslıhan Malbora’nın da isimleri geçiyor.

 Uraz Kaygılaroğlu Kimdir?

Büyük bir merakla beklenen Üç Kuruş dizisi bu pazartesi ekrana gelecek.

 Üç Kuruş Dizisi Şimdiden Fenomen Oldu! Dizinin Kadrosunda Kimler Var?

Kanunsuz Topraklar 6. Bölüm 2. Fragmanı Yayında! Ali Vatana İhanetten Tutuklanıyor!

0

Fox Tv’nin yeni gözde dizisi Kanunsuz Topraklar, 6. yeni bölümüyle 3 kasım çarşamba günü ekrana gelecek. Dizinin yeni bölümünde; Malik, kızlarına bir intihar mektubu bırakır. Asude, Yavuz’un yanına gidip Ali’nin Gülfem’i kaçırıp kendisinin evine getirdiğini söyler. Malik, kızının yerini Yavuz’dan öğrenip onu kurtarmaya çalışır. Davut, hapse düşüyor. Öyle olunca da eli kolu bağlanır. Gülfem’in aklına Davut’u hapisten kaçırmak için bir plan gelir. Kanunsuz Topraklar 6. bölüm 2. fragmanı yayınlandı. Ali, vatana ihanetten tutuklanıyor.

Çarşamba Dizileri 2021

Ali Vatana İhanetten Tutuklanıyor!

Kanunsuz Topraklar 7. bölüm 2. fragmanında; Gülfem, Ali’nin eline düşüyor. Davut, hapisten kaçıp Gülfem’i Ali’nin elinden kurtarmak istiyor. Davut, hapisten kaçıyor. Gülfem’i Ali’nin elinden kurtarıyor. Kasapoğlu, kimse  anlamadan silahları kaçırmanın derdine düşüyor. Ali, Kasapoğlu’yla birlikte kaçakçılık yapmaktan idam suçuyla yargılanıyor.

İşte Kanunsuz Topraklar 7. bölüm 2. fragmanı….

 

KANUNSUZ TOPRAKLAR 5. BÖLÜM ÖZETİ!

Malik, Gülfem’le Davut’u öpüşürken görür. Davut’a tokat atıp onu işten kovar. Gülfem’i ise odasına kapatıp üzerini kilitler. Kasapoğlu, Gülfem’i Malik’in evinden alıp kaçırır. Bunu duyan Davut, silahını alıp Kasapoğlu’nun karşısına çıkar. Kasapoğlu, Gülfem’i onun için kaçırdığını söyler.

Gülfem ile Davut, imam nikahıyla evlenir. Davut’un, Kasapoğlu’na olan güveni artırır. Onun masum devletin silahlarının ise Ali’de olduğunu zannetmeye devam eder. Kasapoğlu, silahları sakladığı yerden kızıyla birlikte çıkarıp kimse fark etmeden tek tek satmayı planlar.

Fikriye, ablasının sevdiği adamla evlendiğini öğrenip Ali’nin yanına gidier. Ona, ablasının peşini bırakmasını isterse onunla evlenebileceğini söyler. Ali ise, Fikriye’nin bu teklifini kabul etmez. Malik, Ali’nin yanındaki Hıdır’dan işlediği cinayeti öğrendiğini bilir ve tehdit edilmeye devam eder.

Durumu Yavuz’la paylaşıp Hıdır’dan kurtulmak için bir plan yapar. Malik, Yavuz’un da yardımıyla çayına zehir koyup Hıdır’ı zehirlenir. Ali Hıdır’ı ağzına köpükler yığılmış bir şekilde bulur. Malik, Hıdır’dan kurtulduğunu zanneder.

Malik, Ali’nin yanına gidip artık onun kendisini tehdit edemeyeceğini, jandarmaya gidip kızının kaçırıldığını ihbar edeceğini söyler. O sırada Hıdır karşısına sapa sağlam çıkıar. Malik, iyice köşeye sıkışır.

Ali, Celal’e para verip ondan kendisine çalışmasını ister. Celal’de paraları alıp ona ne isterse yapmayı kabul eder. Ali Celal’le birlikte Kasapoğlu’nun çiftliğini basar. Gülfem’i kaçırmaya çalışırken Davut gelir. Ama Ali, Davut’u vurur. O sırada Kasapoğlu yetişip Davut’u hastaneye yetiştirir.

Davut, hastanede yatarken Ali Celal’den, gidip abisini vurmasını ister. Celal, silahını alıp abisinin yanına gider ve ona silahını doğrultur.

 Kanunsuz Topraklar 6. Bölüm 1. Fragmanı Yayında! Davut Hapse Düşüyor!

Ada Masalı 20. Bölüm 1. Fragmanı Yayında! Poyraz Haziran’ı Kurtarıyor!

0

Star Tv’nin sevilen dizisi Ada Masalı, 20. yeni bölümüyle 2 kasım salı günü ekrana gelecek. Dizinin yeni bölümünde; Haziran, Poyraz’ın babası tarafından kaçırılıp bir yere kapatılır. Onu serbest bırakma karşılığında Poyraz’dan para ister. Bakalım Poyraz, Haziran’ı kurtarmak için onun istediklerini yapacak mı? Ada Masalı 20. bölüm 1. fragmanı yayınlandı. Poyraz, Haziran’ı kurtarıyor. Ama kendi hayatı tehlikeye giriyor.

Salı Dizileri 2021

Poyraz Haziran’ı Kurtarıyor!

Ada Masalı 20. bölüm 1. fragmanında; Haziran, tutulduğu yerden kaçmaya çalışıyor. Poyraz ise, Haziran’ı ne pahasına olursa olsun onun elinden kurtarmak istiyor. Poyraz ile babası karşı karşıya geliyor. Babası Poyraz’a, silahını doğrultup ateş ediyor. Poyraz, öz babası tarafından vuruluyor mu?

İşte Ada Masalı 20. bölüm 1. fragmanı…

ADA MASALI 19. BÖLÜM ÖZETİ!

Poyraz ile Haziran, çok kötü bir şekilde tartışır ve birbirlerini bir daha görmek istemediklerini söyler. Haziran ile Poyraz, Alper’in Melisa’yı isteme töreni için tekrar bir araya gelir. Melisa’nın hazırladığı tuzlu kahve Poyraz’a denk gelir.

Haziran, Melisa’nın yüzüğünü parmağına takar. Ama çıkaramayınca Poyraz onu yardım eder. Poyraz, İzmir’den ayrılmadan önce Haziran’ın patronuyla görüşüp onu işe geri almasını ister.

Haziran, tekrar işine çağrılır. Poyraz, Haziran’ın kalabileceği bir ev bulup ayarlar. Alper ile Melisa, evi kendileri bulmuş gibi yapıp Haziran’a gösterir. Haziran, Poyraz’la evlilik hayalleri kurarken düşündükleri gibi bir evle karşılaşınca hemen evi tutar.

Poyraz’ın babası adaya döner. Ayten’in karşısına çıkıp ona tehditler savurur. Poyraz’ı öldürmeye çalışanın da onun olduğu ortaya çıkar. Otelinin yandığını duyan Poyraz adaya geri döner. Batu, İdil’in hayaliyle konuşmaya başlar.

İdil, Batu’nun durumundan haberi olmadan onu Beyazıt ile kıskandırmaya çalışır. Batu’nun parayla tuttuğu ve İdil’i kıskandırmaya çalıştırdığı kadının sevgilisi gelir. Büyük bir tartışma yaşanır. Yinede İdil, Batu’yu kurtarmak için kavganın içine atlar.

Ada’da, akıl hastanesinden kaçan biri olduğu yayılır. Ondan korunmak için herkes tedbirini alır. Fatih, Selma’yı ve kızını korumak için onların evine taşınır. Otelin yandığını öğrenen Haziran, adaya gelir.

Ama orada Poyraz’ın babası tarafından tuzağa düşürülür. Poyraz, Haziran’ın kaçırıldığı haberini alır. Onun hayatından endişe etmeye başlar. Haziran, Poyraz’ın babası tarafından eli kolu bağlanır ve istediği para karşılığı onu Poyraz’a vermek ister.

Haziran ona, asla onun bunu yapmayacağını kendisini bir an önce bırakmasını ister.  O ise, sonunda ölüm bile olsa Poyraz’dan istediği paraları almak ister.

Ada Masalı 20. Bölüm Ön İzleme Yayında! Poyraz’ın Babası Haziran’ı Kaçırıyor!